Müzikte Yerellik- Evrensellik Problemi ve Kazakistan Örneği

TÜRKSOY
09 Kasım 2017, Perşembe

TÜRKSOY Genel Sekreteri Düsen Kaseinov'un Andante Dergisi - Ekim (2017) sayısında yayınlanan mülakatını beğeninize sunuyoruz. 

TÜRKSOY Genel Sekreteri ve keman sanatçısı Prof. Düsen Kaseinov ile Ankara’da şimdilerde kurulma aşamasında olan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden yola çıkarak, müzikte geleneksellik ve evrensellik kavramı, yerel ve global ölçeklerdeki müziklerin eğitiminin nasıl verilmesi gerektiği üzerine sohbet ettik. Kaseinov, modernleşme yolunda yüzünü son yüz yıldır Batıya çevirmeyi seçen Türkiye’nin, müzik eğitimi alanında artık biraz da Orta Asya’daki Türk dünyasının ve özellikle de Kazakistan’ın deneyimlerini incelemesi gerektiğini düşünüyor.

Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı (YÖK) Aralık 2016’da düzenlenen Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri Töreni’nde bir konuşma yapan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın o konuşmada verdiği talimat üzerine ‘Müzik Üniversitesi’ kurulması çalışmalarını başlatmış ve 5 Nisan 2017 tarihinde bir ‘Müzik Üniversitesi Arama Konferansı’ düzenleyerek ‘Cumhurbaşkanı himâyelerinde’ bir müzik üniversitesi kurulması yolunda ilk adımı atmıştı.

Gerek bu konferans öncesinde yetkililerin ve Mart ayında yapılan 2. Milli Kültür Şurası katılımcılarının sürekli olarak ‘geleneksel ve yerel müziğe’ atıf yapmaları ve bu müziğin artık ‘merkeze alınacağı’ yolundaki ifadeleri, gerekse Arama Konferansı’na katılan konuşmacıların sunumları, kurulacak üniversitenin bir ‘Türk Müziği Üniversitesi’ olacağı beklentisini kamuoyunda yaratmıştı. Örneğin Arama Konferansı’nda Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcısı Doç. Dr. İbrahim Kalın “Darülelhan’ın kuruluşunun üzerinden yaklaşık 100 yıl geçtiğini, ancak (şimdi) müzik geleneğinin devam ettirilmesin(de) Müzik Üniversitesi ile birlikte yepyeni bir sayfanın açılacağını” vurgulamıştı. Hatta üniversite adı olarak bazı Türk müzisyenlerin/şairlerin adları önerilmişti. Çok geçmedi ki, Haziran 2017 tarihli 7033 sayılı kanunla, Ankara’da bir Güzel Sanatlar Üniversitesi kurulduğunu öğrendik. Şaşıranlar ve hayal kırıklığına uğrayanlar çoğunluktaydı, çünkü ‘Müzik Üniversitesi’ nasıl ve niçin ‘Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne dönüşmüştü, anlaşılamadı. Ancak, bağlı dört fakültenin üçü (Müzik Bilimleri ve Teknolojileri, Müzik ve Sanat Eğitimi, İcra Sanatları) doğrudan müziği kapsadığı için, yeni üniversitenin temelde bir Müzik Üniversitesi olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Sovyet klasik müzik geleneğinde yetişmiş bir keman sanatçısı olan ve Kazakistan’da müzik üniversitesi rektörlüğü yaptığı sırada, geleneksel vokal müziğin üniversitede ilk kez yer almasını sağlayan Prof. Düsen Kaseinov ile Türkiye’deki bu yeni üniversite girişimini konuştuk. Kaseinov, üst düzeylerdeki uzun süreli tecrübelerinin ışığında, Kazakistan ve Türk dünyasındaki müzik eğitimi çalışmalarını anlattı ve Türkiye’ye ilişkin değerlendirmelerini Andante okurlarıyla paylaştı. Kazakistan’ın Kültür Bakanlığı görevinde de bulunmuş olan Kaseinov, son sekiz yıldır yürüttüğü Türksoy - Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı Genel Sekreterliği görevi sırasında sekiz Türk soylu ülke arasında sayısız kültür-sanat faaliyetine imza attı.

Kaseinov yerel, özgün ve sanatsal değeri olan çalışmaları önemsiyor ve bunların kültürel ve coğrafi anlamda yayılımını sağlamaya çalışıyor. Ancak konuşma ilerledikçe görüyoruz ki, onun kafasındaki Klasik Batı Müziği ve yerel özgünlüğün birleşiminden oluşan çizgi Türkiye’de hâlihazırda yapılmak istenilenle tam örtüşmüyor. Devlete bağlı sanat kurumlarının tasfiyesini planlayan 2013 tarihli Türkiye Sanat Kurumu (TÜSAK) tasarısından bugüne uzanan Türk müziği kaynaklı hareket, Cumhuriyet politikalarının geleneksel Türk müziğini okul ve sistem dışında bırakıp önemsizleştirdiğine inanıyor. Dolayısıyla, mevcut söylem yalnızca ‘geleneksel ve yerel müziği merkeze alırken’ ve bu bağlamda kurulan yeni üniversitenin eğitimi Türk müziğiyle sınırlandırmayı yaygınlaştıran bir misyon üstlenmesi muhtemelken, gerek Prof. Kaseinov’un anlattığı Türk dünyasının gerekse Cumhuriyet’in müzik politikasının konuya bakışı, geleneksel ve uluslararası müziğin birlikte geliştirilmesi gerektiğidir. Örneğin, Azerbaycan’ın iki önemli okulundan Bakü Müzik Akademisi Batı çizgisinde eğitim verirken, Azerbaycan Ulusal Konservatuvarı’nda 90 civarında kuyruklu piyano mevcut olup, çeşitli dersler geleneksel müzik eğitimine destek verecek şekilde Batı müziği içeriklidir.

Kaseinov konuşmamıza, Sovyetler Birliği döneminde Kazakistan dâhil Birlik ülkelerinde geçerli müzik eğitimi sistemine değinerek başladı. “Sovyetler Birliği döneminde ve hâlen temel olarak geçerli eğitim sisteminde Kazakistan’da sabah ilkokula giden öğrenciler arasından isteyenler öğleden sonraları müzik okuluna gider. Yedi yıl süren bu dönem, çocuklardaki müzik yeteneğinin tespit edilebilmesi için en uygun zaman dilimidir. Yetenekli olanlar yedi yaşına gelince on yıllık yatılı müzik okuluna giderler. Her iki tür okulda çalgı da kuram da çok iyi öğretilir. Buradan mezun olanların ortalama yüzde 10’u dört yıllık müzik kolejlerine yönlenir. Müzik lisans eğitimi ise üniversite statüsündeki beş yıllık konservatuvarlarda verilir. Konservatuvarların başında rektör, dalların başında ise dekanlar vardır. Konservatuvarlarda hem icracı, hem de konservatuvarlar için eğitimci yetiştirilir. Ayrıca genel üniversitelerin eğitim fakültelerinde de müzik eğitimcisi yetiştirilir ve buradan mezun olanlar konservatuvar dışındaki diğer okullarda çalışırlar.

Bağımsızlıktan sonra; temel okul, kolej ve konservatuvar dizisinden oluşan bu eğitim sisteminden yavaş yavaş serbest piyasaya kayma oldu. Yine de, yetenekli çocuklara yönelik yatılı sistem devlet tarafından finanse edilmeye devam ediliyor, ama birçok çocuğun yeteneklerinin ortaya çıkmasına vesile olan genel müzik eğitimi zayıfladı.”

Kaseinov burada sözü kendiliğinden Türkiye’yle karşılaştırmaya getirdi. “Türkiye’de Klasik Batı Müziği eğitiminin çok eksikleri var. En temel sıkıntı, klasik müzik eğitiminin ilkokulda başlamaması. Konservatuvar bu türden bir eğitim için çok geç. Türkiye’deki ikinci temel sıkıntı, eğitim fakültelerindeki eğitimin niteliğinin yetersizliği ve dolayısıyla sanat eğitiminin kalitesi düşük olması. Burada ilk seviye aksıyor. Bizdeki gibi, başlangıcı güçlü bir müzik eğitimi sistemi yok Türkiye’de. Eğitim özel okullara, kurslara kaydırılmış. Bizde ise devletin çocuktan para kazanma amacı yoktur. Bestecilik eğitiminin de düzeyi düşük. Milli müzik araştırmacıları çok az, bunlar sayıca ve nitelikçe arttırılmalı.

Bu arada yeri gelmişken, Türkiye Sanat Kurumu’nun kurulmaması çok iyi oldu, çünkü Türk toplumu buna hazır değil. Kazakistan da hazır değil. Bu sistem için toplumdaki sanat bilinci ve sanatı anlama seviyesinin yüksek olması lazım. Örneğin, tiyatro ne zaman ayakta kalabilir? Elbette para kazanınca. Sponsor kuşağı da yok. Sponsor kim olur? Çocukluğundan beri sanatın içinde bulunmuş kişiler olabilir. Bu konunun sanat ve iş forumlarında tartışılarak yürütülmesi gerekir.”

Kaseinov’a Kazakistan’da uygulanan eğitim sisteminde geleneksel müziğin durumunu sordum. “Yukarıda anlattığım sistem uzun süre boyunca sadece Klasik Batı Müziği için geçerliydi. Halk müziği çalgı eğitimi olarak 1960’larda başladı. İki yıllık hazırlık döneminden sonra konservatuvarlarda veriliyordu. 1987’de halk vokal müziği eğitimi de başladı. Uzun yıllar kemancı olarak çalıştıktan sonra, müzik üniversitesi rektörü olduğumda, üniversitemde halk vokal müziği bölümü ve hazırlık okulunu açan kişi ben oldum.

Ancak müzik yelpazesinde bir uçtan diğer uca savrulmadık; Klasik Batı Müziği’ni de geliştirip devam ettirdik. Mottom şuydu: ‘Bir elimde dombra, diğer elimde keman ile müzik dünyasında yerimizi alacağız.’ Klasik mi yoksa geleneksel mi ikileminde formül, her iki müziğin de geliştirilmesi gerektiğidir. Zaten doğada da böyle değil midir? Yırtıcıları yok ederseniz, diğer bazı türler hızla gelişerek zarar verici olmaya başlar. Doğada dengeyi korumak gerektiği gibi, müzikte de uluslararası müzik ve geleneksel müzik dengesini korumak gerekir. Bizde şimdi devlet her iki müziği de destekliyor çünkü eğer kendi müziğimizi devam ettiremezsek kültürümüzün bir kısmı kaybolur gider. Öte yandan, klasik müziği devam ettiremezsek de uluslararası camiada yer alamayız. Yani sadece etnik müziğe önem verirsek dünyadan koparız. Biz şimdi uluslararası ortamda hem ülkemizi ve öz müziğimizi sergiliyoruz, ama aynı zamanda, Batı’yla aynı müzik dilini konuşuyoruz. Dünya toplumuna ancak böyle girebilir, dünyadaki yarışmaları ancak böyle kazanabiliriz. İşte o zaman bize de saygı duyarlar. Elimizde dombra ile keman yarışmasına katılmamız absürt olur. Türkmenistan 2001’de opera ve balesini kapattı ama daha sonra bu hareketin yanlış olduğunu anlayıp yeniden açtı.”

Ben “Bizde de kapandı” diye araya girince, Kaseinov şaşkınlıkla irkilip, “Operayı kapattınız mı?” diye sordu. AKM’yi kastettiğimi açıklamam üzerine, konuyu yakından izlediğini ve operanın ihtiyaçlarına özgü bir binanın gerekli olduğunu belirtti.

Kaseinov, temelde Türk müziği ağırlıklı olması amaçlanan bir üniversite kurulması hakkındaki düşüncelerini öğrenmek istediğimde ise beni şöyle yanıtladı: “Türkiye’de mutlaka bir müzik üniversitesi açılmalı, Klasik Batı Müziği aleyhine bir gelişme değildir bu. Türk müziği ağırlıklı olması ise, bence yeni bir başlangıçtan ziyade bir sonuçtur, zira bu karar geleneksel müziğin şimdiye dek ihmal edilmesine bir tepki olarak alınmış görünüyor. Ancak Klasik Batı Müziği de aynı şekilde önemsenmeli ve bu türün eğitimi ilkokul seviyesinden başlatılmalıdır.

Geleneksel müziğin geliştirilmesine dönük bu üniversite girişimini iki açıdan olumlu buluyorum:

* Bu girişim hem geleneksel müzikle Klasik Batı Müziği arasında bir denge kurmaya yöneliktir

* Doğacak rekabet nedeniyle, Klasik Batı Müziği’nin daha da üst düzeyde icra edilmesini sağlamakta itici bir güç vazifesi görecektir. Çünkü Klasik Batı Müziği rekabetçi bir ortamda daha ivmeli gelişecektir.

Zamana, döneme, hükümetlere bağlı olarak ara sıra dengeler bozuluyor gibi olsa da, rekabet ortamında her iki müzik de yine dengeye gelerek, birlikte var olmaya devam edecektir. Hayat böyle.”

Cumhuriyet’in müzik politikası da, Hüseyin Akbulut’un deyişiyle, ‘uluslararası açılımlı yerel müzik’ geliştirmemizi öngörüyor. Müzik devriminin amacı, teknik ve usulün uluslararası, ruh ve üslubun Türk olmasıydı. Ancak bugünkü ‘geleneksel ve yerel’ odaklı söylem bunu görmezden gelip, Türk müziği-Batı müziği karşıtlığı geliştiriyor. Atatürk’ün 1934 yılındaki TBMM açış konuşması bu yönde çok dikkat çekici ve ışık tutucudur: “Ulusal ince duyguları, düşünceleri anlatan, yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, onları genel son musiki kurallarına göre işlemek gerekir. Ancak bu düzeyde ‘Türk Ulusal Musikisi’ yükselebilir, evrensel musikide yerini alabilir.” 1935 yılındaki TBMM açış konuşmasında da “Ulusal musikimizi modern teknik içinde yükseltme çalışmalarına bu yıl daha çok emek verilecektir” der.

Keza 1935 tarihli Halkevleri Öğreneği’nin hedefi de aynı vurguyu yapar: “Sadece teknik, sadece usul arsıulusal olacak, ruh ve ritim Türklüğünü derhal belli eden bir karakter ve orjinaliteye malik bulunacaktır. Teknik beynelminel, ruh Türk; usul beynelminel, üslub Türk.” Aynı şekilde 1938 tarihli Halkevleri Öğreneği de halk ezgilerinin esas alınacağını belirtir ve “Arsıulusal modern müzik ile halk türkülerimiz esas tutulacak ve arsıulusal müzik teknik ve araçları kullanılacaktır” der. Ali Uçan, Uğur Alpagut ve Turan Sağer gibi akademisyenlerin de ifade ettikleri gibi, Atatürk’ün bu örneklerde altı çizili ifadelerle “önerdiği yol-yöntem-teknik, Türk müzik inkılâbında izlenen süreçte çok ileri bir aşamayı yansıtır”. Oysa örneğin Ziya Gökalp 1924’te sadece “Halk musikimizi Garp musikisi yöntemiyle armonize etmek” önerisini getiriyordu.

“Doğru” deyip şu sözlerle devam etti Kaseinov: “Benim sözüme yakın bu amaç. Geleneksel müzik ile Batı müziği teknikleri birbirini tamamlayıcıdır. Konservatuvar eğitimi alan müzisyenler diğerlerinden çok farklıdır, kimliklerini korumayı bilirler. Şimdiki halk müziği icracıları 30 yıl öncekilere nazaran daha yüksek seviyede çalıyorlar. Örneğin kopuzun, dombranın eğitim metodolojisi çok yüksek seviyeye ulaştı, icra tekniği virtüözlük seviyesine çıktı, teknolojisi gelişti. Kopuzu, dombrayı artık eski teknikle çalmıyoruz. Bu noktada Azebaycan’daki müzik eğitimini örnek gösterebiliriz.”

Cumhuriyet dönemi müzik politikalarına ilişkin akademik çalışmalarda, Atatürk’ün “Türk Musikisini milletlerarası bir sanat haline getirelim” yollu amacının ve halk ezgileriyle ulusal üslubu çağdaşlaşma yolunda en önemli dayanak sayan görüşlerinin ‘tüm yönleriyle yeterince anlaşılarak süzülemediği, onun görüşlerinden çok farklı biçimde yorumlandığı ve uygulandığı’ belirtiliyor. 1934 yılında kanunu çıkan Milli Musiki ve Temsil Akademisi bile kurulamamış. Kaseinov’un bu sözlerime yanıtı açık ve netti: “Evet, iyi niyet vardı, ama belli ki uygulama yeterli olmamış.”

Bu üniversitenin kurulması Türkiye’deki Klasik Batı Müziği camiası için bir özeleştiri vesilesidir!

Yeni üniversite Türk müziği ağırlıklı olacaksa, Klasik Batı Müziği eğitiminin konservatuvar düzeyinde tutulması, eğitim fakültelerindeki müzik eğitiminin bölüm bile sayılmayıp ana bilim dalı seviyesinde kalması, değindiğiniz denge durumunu nasıl etkiler?

Bütün gelişmeler dengesizlik durumundan kaynaklanır. Bir dönem ilgi bir yöne kaydığında diğer yön kaynamaya başlar ve kalite düzeyini giderek yükseltir. Türkiye’de de Klasik Batı Müziği alanında çalışan insanlar mücadele edecekler ve onlar da bir zaman sonra patlayıp yeni bir enerji oluşturacaklar ve bu insanlarla yetkililerin bir araya gelmesiyle Klasik Batı Müziği üniversitesi kurulacak. Dolayısıyla, yeni kurulacak bu üniversite, Türkiye’deki Klasik Batı Müziği çevresi için bir özeleştiri yapma olanağı sağlayacak ve itici güç olacaktır.

Aslında Klasik Batı Müziği’nin sadece konservatuvarlarda öğretilmesi Avrupa’nın bir uygulamasıdır ve siz gözünüzü sadece oraya çeviriyorsunuz. Biraz da bize bakın çünkü biz Avrupa’yı çoktan aştık, onları geride bıraktık. Türk müzisyenleri, özellikle Klasik Batı Müziği icracılarıyla akademisyenlerini ısrarla Kazakistan’a davet ediyorum. Gelip bizim sistemi incelesinler istiyorum ama küçümsedikleri için gelmiyorlar. Batı ise Kazak müzisyenleri bekliyor. Forumlar düzenleyin, yerinde incelemeler yapın ve gerekenleri alın. Geleneksel müziğin gelişmişliği, toplumdaki yaygınlığı her toplumda farklıdır, ayrıca toplumda farklı halklar bulunabilir; dolayısıyla her toplum kendine özgü sistemi geliştirmelidir.

Nisan 2017’deki Müzik Üniversitesi Arama Konferansı’nda İbrahim Kalın şunları söylemişti: “Müziğimiz, sanatımız, türkümüz, horanımız, zeybeğimiz gibi düşündüğümüzde bunların çok yerel, milli şeyler olduğunu, ama başka kültürlerin ürettiği sanat formlarının evrensel olduğu gibi bir garip dikotomiler dünyası içerisinde bazen yaşayabiliyoruz. Bizim kendi müziğimizin de aynı anda hem yerel ve milli hem de evrensel bir yönünün olduğunu mutlaka dikkate almak durumundayız.” Ne etnik müzikler ne de Klasik Batı Müziği evrensel olabilir. Klasik Batı Müziği’nin yaygınlığı Batılıların bilinçli stratejilerinin bir sonucudur. Türk müziği evrensel değildir. Örneğin Kazak müziğini dünyada Kazaklar dışında kim dinler? Evrensel olma yolunda gayretli ve sistematik çalışmak lazım.


Röportajı Gerçekleştiren: Raziye Karabey




Haber Galerisi